15 Temmuz 2014 Salı

TANRILAR YURDU EGE BİR BAK NE HALDE!

Yolculuğumuzun ilk durağı Datça'ya gitmek üzere Dalaman'da uçaktan indik. O ne mütevazi havalimanıymış öyle! Küçük ama yeterli, yeşil ve her yerde kuş sesleri.  Bavulları almak için geçtiğimiz koridor boyunca sıralanmış ağaçların güzelliğini görmek içime hoş bir huzur saldı. Sonra yerini bir korkuya bıraktı!
Her an en büyükle, en fazlayla, süperle, megayla ve daha onun gibi ne varsa onunla uyuyup, kalkan politikacının, yatırımcının, inşaatçının kurbanı olabilir burası da! Hem de göz açıp kapanyıncaya kadar.  Ne de olsa memleket hali..

                                                                                                                     resim: franz von stuck

İstikamet Datça için yapılan 1/25.000 lik planın sunumunun yapıldığı Datça Forumu. Sunum Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlı, ÖÇK'dan (Özel Çevre Koruma) yetkili ama Datça için oynanan oyunda kifayetsiz, sinirli genç plancılar tarafından yapılıyor. Salon tıklım tıklım. Üzerinde sekiz yıl çalışıldığı iddia edilen planın anlatımının ilk dakikalarından mesele çok net. Plan, plan falan değil, üstüne bir kaç teknoloji serpiştirilmiş tam bir planlama-ma örneği. Üstelik yöredeki tarımı bitirebilecek, turizm adı altında bakir kalan neresi varsa imara açmaya uğraşan, üzerinde 8 sene çalışıldığı idda edilen tam bir plansızlık.

Ertesi gün, ÖÇK'lı sinirli genç plancıların teknik gezisine dışarıdan yamanıyoruz. Heyet, devletin önce SİT alanı ilan edip, ardından bu yeni planla birlikte imara açtığı köylerden bir tanesinde  duruyor. Bu köyden bir çok kişinin en değerli arazisi SİT alanı ilan edildiği sırada, birileri tarafından çok ucuza alınmış bile.

Köyden bir dede soruyor:
- Satın alan adam bu araziler size SİT, bize değil dedi. Bu ne demek bize bir anlatın hele?
Genç plancıların acı acı yüzüne bakıyorum. Ses yok!

Datça Knidos Afrodit'in çıplak güzelliğini ve Demeter'in tarımı ve bereketi simgelediği o topraklar.   Şimdi ise turizm adı altında talancının dikeceği otelleri düşünürken gözünün içini parlatıyor belli ki!

İkinci durağımız Dalyan, İstuzu plajı. Biz oradayken o güzelim sahil ve çevresinin özel bir şirkete devredilme kararı üst mahkeme tarafından iptal edilmişti. Fakat şimdi mahkemenin‘Telafisi güç zararlar doğurur’diyerek gerekçelendirdiği iptal kararı iptal edilmiş durumda! 
Doğa ananın  insanoğlu dışında belki de en çok karettalara bahşettiği o güzelim kumsal yine insanlığın kar hırsının tehditi altında. Üzerinde bir kazık bile çakmanın kanunen yasak olduğu o cennet köşesinin sakini karetta, bir bakmışsın kapitalizm asasıyla bir ürüne dönüşmüş ve 1 dönüm üzerinde kaplumbağa şeklinde bir tesis doğal ve sürdürülebilir sayılmış.
Karettalı veya karettasız kar etmemek imkansız!!

Dalyan'dan artık İstanbul'a doğru gitmek için yola çıkıp, Milet yönünde dönmeyi planlamışken, geniş bir koyun üzerinde yükselmiş bilmem kaç yıldızlı otelin aymazlığına baka kalıp, kendimizi Didim, Altın Kum istikametinde bulduk. Altın Kum'un adına aldanıp, muhtemelen incecik sıcak kumlu sahilinde çadır kurmak hayallerindeyken,  Ege'nin en akıl almaz tatil beldelerinden birine geldiğimizi anladığımda saat gece yarısını geçiyordu. Uykusuzluğun ağırlığı ile diretip, uyuyacak bir avuç kum veya sessiz bir ağaç altı bulabilmek için ben şahsen gördüklerime inanmak istemiyorken;  o yakınlarda çadır alanı olabilir diye gösterilen alanı görünce, artık arabada uyumaya bile razıydım.

80'lerde ilk önce aldığı göçler nedeniyle başlamış yapılaşma, ardından tek tük siteler derken, 2000'lerde İngilizlerin bölgeye ilgisinden dolayı iş çığrından çıkmış. Beldenin her yerinden plansızlık ve keşmekeş akıyor. Şimdi bu meşhur Didim'de neredeyse herkes emlakçı ve her binanın altı bir emlak ofisi. Gözün görebildiği her yeri beton binalara bulamışız! Belli bu beton binalardan daha da inşa etmek istiyoruz ki, her evin garajına araba değil kepçe park edilmiş.

Beldedeki otelerimiz Apollon Tapınağı'nın o göğü yaran 20 metrelik sütununun bodur, beton replikalarıyla süslü. Yine süs olsun diye yerleştirilmiş dandik heykellerin harcı dökülmüş ve içinden demiri fırlamış hallerini görmekten bir zaman sonra yoruluyor insan.

Yani kısaca artık Ege'de  bolluk, bereket, güzellik tanrı ve tanrıçalarının değil, azgın nefislerin yarattığı Turizm ve Rant tanrıları hükmünü sürüyor. Yaşadığımız bu güzel coğrafyanın değerini bilmez ve bu gidişata bir dur demez isek, geriye sahip olduğumuz güzelliklerden  hiç bir şey kalmayacak!




not:Yukarıdaki fotoğraflar Gaziantep Zeugma Tapınağı'nda ortaya çıkarılan mozaiklerin tanıtımını üstüne basarak yapan devlet erkanımızın tavrı, memleketimizde korumanın ne anlama geldiğini anlatmak için temsili olarak kullanılmıştır. (Cumhuriyet gazetesi haberi)














27 Şubat 2014 Perşembe

İSTİKLAL..
 Sokaklar dolu, sokaklar boş. Sokaklar deli deli hikayelerle dolu.. Yarısı dolu, yarısı boş. Sokaklar deli dolu!! Yarısı deli, yarısı numaracı, oyuncu ama hep bir hayal var.
Hayali olmayan bile bir hayalde yaşamakta ya işte orası bazen kanımı dondurur.
Sokaklar dolu, sokaklar boş. Sokaklar hiç boş kalmazlar.. Kimi yere tükürür, kimi ara sokakta bir duvarın dibine işer. Kimi kimse görmezmişcesine öpüşür, sevişir, otururur bir köşeye yemek yer üstüne güzel bir çay içer veya kafa çeker. Kimsisi öyle başı boş dolaşır aşağı yukarı saatlerce. Saatler geçer.. Ama her yaşanmışlığın o sokakta bir anısı kalır.
Sokaklar dolu, sokaklar boş.
Sokakta zaman zaman gördüğün, alıştığın yüzler vardır. Hayatlarını bilmeden yanlarından yürüdüklerin.. Zamanla kimi gider, kimi kalır. Gördüklerine alışmışsındır, gün gelip bir daha görmediklerin bazen merak ettirir. Ama sokaklar hiç boş kalmazlar. Boş olsa bile hep dolu doludur.

24 Haziran 2013 Pazartesi

Rantın Batsın!!


fotograf: Saner Şen (NarPhotos)
Uzun zamandır ihalesi süren 3. köprü güzergahı üzerinde kesilen ağaçları görmek, Başbakan’ın 29 Mayıs’ta temel atmak istemesiyle 3 ay içinde kesimlerin hızlandırıldığı coğrafyada, ağaç kıyımının ne safada olduğunu belgelemek üzere Kilyos’a doğru yola çıktık.
3. köprü tartışmalarının alevlendiği 2007‘den itibaren arsa fiyatlarının yer yer 40 katına fırlamış olduğu sahada, yol sormak için durakladığımız kimi yerlerde belgeselci olduğumuz ve süreci takip etmek için geldiğimiz öğrenildiğinde, bu işe karışmayın kendi işinize bakın tonunda esen soğuk rüzgarların, rantın ne büyük olduğunun bir göstergesi olarak sayıyorum.

Binlerce yıldır haftada 5 gün kuzeyden esen rüzgarlar ormanın üstünden oksijeni toplar ve İstanbul’a temiz hava pompalar. Şimdi bu doğal havalandırmanın yok olması ile karşı karşıyayız. Üstüne ormanda yaşayan binlerce çeşit hayvan ve göçebe kuşların konaklama alanı olması, işin rengini değiştiren başka bir konu. Salt insanların ve insana dair hizmetlerin erişimini sağlamak adına yapılan köprünün, illede yapıcam diye inat eden bir iradenin temsil etmediği doğal yaşamın üzerindeki hak ihlalinin ne kadar büyük ve yıkıcı olacağını anlamak için ne kadar çok ağaç kesileceğini bilmek yeterli!

Ailesini geçindirmek için günlük 30 lira yevmiyeyle güneşin altında zor koşullarda ağaç kesimi yapan işçilerden, yol için kesim yapılacak alanın genişliğinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ilan ettiği gibi 30 metre değil, en az 120-130 metreden yer yer 300 metreye kadar genişleyen bir alanı kapsadığını öğreniyoruz!! (Yukarıdaki fotograf bitince 10 şerit olacak yolun, şimdiye kadar kesimi tamamlanmış olan kısmını gösteriyor.)  Bu demek oluyor ki, kesilecek ağaç sayısının resmi olarak açıklanandan yaklaşık 5 kat fazla olacak olmasının yanında Belgrad ormanları belki de telafisi olmayacak şekilde yok edilmekte.

Kısırkaya köyüne yakın alanda kesilen ağaçları görmek için durduğumuzda, henüz 10 yaşına gelmediği için kökünden sökülerek başka bir alana taşınabilecek 10 binlerce ağaçın, yakılacak odun haline getirilerek metrelerce sıralanmış olması akıl almaz bir görüntü.Yer yer kökünden sökülmüş ama ekilmek için başka bir alana taşınmak yerine, kurumaya bırakılmış olanlar için yas tutmaktan başka bir çaremiz kalmamış..

3. Köprü Projesi’nin yaratacağı her türlü tahribatla sadece bu projeye karşı olanları değil, bu kentin havasını soluyan, suyunu tüketen, kuzey rüzgarlarıyla serinleyen, vaktini yollarda geçirmek istemeyen ve varlığını her anlamda arttırmak isteyenleri, kısacası bütün bir kent halkını aynı derecede etkileyeceği açıktır. Aynı olmayacak belki de tek şey, bu kenti terk etme zamanlarımız olacak!

Oysaki şimdi Gezi Ruhu’nun birleştirici gücüyle bizler,  yaşam hakkını gözetmeyen, buram buram rant kokan her türlü projenin önünde birlikte bir set çekebilir ve hep birlikte bu gidişata bir DUR diyebiliriz!

Her yer GEZİ, Her yer DİRENİŞ!

• http://www.spoist.org/dokuman/Raporlarimiz/spoist_3.koprurapor.pdf

16 Mart 2013 Cumartesi

KORKULU RÜYALAR

                                                                                                                                                                                        


KARA KARA GÖZLERİ VAR HEM YÜZÜNDE HEM KAFASININ ARDINDALAR..

Annesinin karnına düştüğü ilk an, yerinde hiç duramadan tırmandı, çıktı yukarılara, kıvrıldı yattı sırtının kamburunda. O anasının kamburunda, anasının gözleri kendi karnında dolu dolu tam 12 ay, söylemesi pek kolay. Doğum zamanı gelmişti de, çoktan gelip geçti, gitti. Kadıncağızın canı taşıdığı ağırlıktan bezmişti. Aylar oldu ne gözüne uyku girdi, ne sırtı bir yer görebildi. Evinin koridorlarında bir o yöne bir bu yöne gitti gitti, geldi geldi, gitti geldi, geldi gitti. Babasının kulakları hassas, içi çekildi ayak seslerinden, sinirleri bozuldu kadının pis kokulu nefesinden. Sonunda dayanamadı 12 ay sonra çekip çıkardı zorla onu anasının ağzının içinden.
Bebekler doğdukları ilk an ne ağlarlar ne ağlarlar bilseniz, ciyak ciyak. Çığırta çığırta bağırırlar doğmayı ben istemedim diye!! Bu sırf sizin marifetiniz!! Ne diye? Niye doğurdunuz beni? Hadi söyleyin NiyEEEEE? Uzun zaman susmadan ağlamaları aslında bu sebeple bu feryat bu figandır. İlk yaşam belirtisidir bu sesler, hayatın ilk saliseleri ilk sillesiyle beraber.

Bu bebekte gık yok, sallamışlar ses yok, vur tokatı kıçına, yok. Daha hızlı gir tekme tokat, vur duvara yok hiç ses yok! Bebek zaten bebek değil, kara koca gözleri, sessiz bir top et parçası sanki. Annesi babasıyla elbirliği etmiş, bir top patiska bulup silmişler üzerindeki kan lekelerini. Sonra iyice sarıp sarmalamışlar, tortop koridorun sonundaki merdivenden aşağı yuvarlamışlar. Annesi bir oh çekmiş, baba sakinleşmiş oğlunun tahta oyuncak arabasına ağaçtan tekerlek oymaya devam etmiş.

Kız şimdi 12 yaşında, bu yaşına geldi daha ona bir kez bile bir isimle seslenilmedi. Adı yok onun, canı var ama görünmez, çıkmaz odasından ne yaptığı pek bilinmez. Bu yaşına kadar hep yanlız kaldı, küf kokan, küs kokan bir oadada. Yalnızlıktan yattığı yerleri tırmaladı, beslenmek için nemli duvarları yaladı ama hiç ses çıkarmadı, hiç ağlamadı. Tırnakları simsiyah, her yeri toz ve toprak, dili pütürlü ve nemli üstünde yemyeşil yosunlar bitti. Tüm ailesi söz birliği etmiş sanki o yokmuş gibi davranıyorlar.

Annesi neden kızına bakmaz hiç anlaşılmaz.. sanki 12 ay onu sırtında taşıyan o değilmiş gibi ?! Her gün bir kez olsun elinde bir kapla iniyor bodrum katına, ayağını odaya basar basmaz, elindeki yemek kabını fırlatıyor duvara. Sonra koşa koşa çıkıyor üst kata, saatlerce oturuyor kafası avuçları arasında. Kimse içinden ne geçirir bilmiyor, belki de aklından bir zoru var?  Belki de sessiz sessiz ağlıyor, göz yaşlarını içine akıtıyor?!

Erkek kardeş evin eli, bebeği, el bebeği, gül bebeği sanırsın ki bir şehzade, hep el üstünde. O ninilerle büyüdü, anasının ak, ılık sütü ile doyuruldu. Lise 2'ye gidiyordu ama okuldan kaçıp kaçıp hala annesini emmeye eve geliyordu. Babası ona elleriyle beşik yaptı elensin, belensin, büyüsün diye. Erkek kardeş olan bitenden habersiz, bilse bildiğini kıskançlığından zaten saklar köşe bucak hem de ölene kadar. Onun kız bir kardeşi yok gibi, bence bu sırf onun riyakarlığından.

Baba 5 vakit namazında hatta altı, yedi, on kılar. Dudakları pısırpısır, fısırfısır duada hep, hiç durmadan. Onunkisi dua mı ki inanmam.. bence gece gündüz sayıp, sövüyor.  Kafasından çıkmayan bir takkesi var herhalde bir tek banyoda kafasından çıkarıyor. O banyoda yıkanırken etrafı dayanılmaz yağlı, pis bir koku sarıyor. 

Kız 13 yaşına bastığı gün, evi saran bir acı çığlık kötü bir feryat yükseldi en alt kattan. Evdekilerin kulaklarını tırmaladı, sanki iç organlarını birbirine vura vura parçaladı. Kıvrım kıvrım büküldüler, betleri benizleri attı, mideleri ayağa kalktı. Şaşkınlıktan bir an göz göze geldi ev ahalisi, anlamsız baktılar birbirlerine. O an iki koca kara göz belirdi gözlerinin önünde,  kızın o kara koca gözleri, kork-tu-laaar.

Hepsi ihtiyatlı bir bir yerlerinden kalkarak, evin bir ucundan diğer ucuna, ordan merdivenlerin başına, duvarlara tutuna tutuna, merdivenlerde sürüne sürüne bodrum katına doğru sıralandılar.
Nedir bu korkunun sebebi, ettiğimiz dualar, kestiğimiz kurbanlar... kızsa bizim kızımız, cansa bizden çıkmadı mı? Üstelik o erkeğin eğri kaburga kemiğinden vücut bulmadı mı? Bu içimizdeki korku neden? Bu ne ki şimdi?!! Söyleyecek laf çok olsa bile söyleyecek derman yoktu kimsede zaten herkes kendi içinde, kendiyle muhasebede..

Odanın kapısının önüne geldiklerinde bir süre hareketsiz kaldılar, içerden gelen tiz ses yüzünden kulaklarını tıkamak zorundaydılar. Sonra baba birden atıldı kapının kulpuna hiddetle. Açtı kapıyı şiddetle, attı adımını içeri. Ama aynı hızla iki adım hop geriye.

O da ne!!! Kız yüzüstü yerde tırnaklarını toprağa geçirmiş, bedenine kan yürümüş kıpkırmızı, yatıyor sereserpe.

Kafasının ardında da gözleri mi var ne?

Babasının gözleriyle  göze göze gelince o gözler fal taşı gibi açıldılar! Çakmak çakmak parladılar, çıra gibi yandılar. O kara koca iki göz, dört olmuş çıra gibi, çakmak gibi.. O gözler dile gelmiş, kim bilir neler neler anlattılar.. Gözlerin sözü adamın bellini bükmüş, içi büzülmüş ama anlaşılmıyor korkudan mı, yoksa içinin burulmasından mı?

Anne attı adımını içeri ve olduğu yerde kalakaldı. Kızın bakışları çok anlamlı, sesi çıkmıyor sanki ama ya o koca gözler çığlık çığlığa. Ana yüreği dayanamadı kızın gözlerinden duyduklarına, hemen bayıldı oracıkta. Kardeş annenin eteklerine tutundu ama gördükleri onu çok korkuttu, sanki taş kesti ve nutku tutuldu.

Hiç biri hareket edemiyor şimdi!!

İşte o an feryat kesildi ve kızın gözlerinden ilk defa bir damla yaş geldi. Önce damla damla.. Kız ayağa kalkınca kovalarca sular çekildi gözlerinin derinlerinden yukarı ve evin içine boşaldı, odayı sular bastı. Sular sonra sel oldu ve bir girdaba dönüştü. Baba, anne ve kardeşin bedeni girdabın içine döndü, döndü, döndü ve bir süre sonra gözle görünmez oldular.
















13 Mart 2013 Çarşamba

TURİST


Bundan 6 sene önceydi.. Zamansal olarak bu kadar belki ama aradan ne kadar çok geçtiğini düşünmek, kafasal olarak beni ezip geçti şu an. Her şey bir anı ve geride kaldı demek istemezdim ama bal gibi öyle işte! Tayland! beni tepeden tırnağa etkileyen seyahat!
Şimdi her kış ayağımda parmak arası çıpıdık terliklerim yerine altı lastik, içi miflon botlarımın içinde konservede sardalya formatında parmaklarım.  Oysaki bugün İstanbul'un güneşli ve sıcak görünüp, güneşin ardında saklanmış o Mart soğunun dışarıda kalan yerlerimi bıçaklaması yerine, oraların sıcağında ter içinde şeker gibi erimeyi ne çok isterdim.
Hava şimdi güneşli ve soğuk evet ama yaz geldiğinde de yapışkan ve boğucu olacak aslında. Peki ya Asya'nın güneş altında şemsiyelerle dolaştıran tropik sıcağına varım da, neden İstanbul'un insanın boğazına nemli saç yumağı tıkamış, çırpındıkça terleten boğuculuğuna kötü kötü söyleyecek bir araba dolusu lafım var??
Bangkok'un öldürücü sıcağında ağzı mutluluktan bir karış açık, AC soğuğu hiç sevemediği halde, dükkanlara sanki bir şey almaya gelmiş gibi yalandan serinlemeye girip çıkan ben. İstanbul şehrimin göbeğinde sıcaktan ruhumu teslim noktasına geldiğim halde,  bir püfürdeyen vapura atlayıp  da, adada kendini denize atmaya zorsunmalarım neyin nesi?! Düşündüm, taşındım ve anladım ki:

Bu MEMLEKETİNDE TURİST OLABİLME ve OLAMAMA HALİ!! ile ilgli

Memleketinde turist olmayı bileceksin arkadaş yoksa hayatın tadını çıkarmak şöyle dursun doğduğun yere yabancılaşıyorsun! Her şey gözüne batıyor, aldığın tatlar zaten kekrimsi..

Hani şöyle azıcık kitap karıştırınca, İstanbul'u gelip gezmiş eli kalem tutan gördüklerini seyahatnamelerinde anlattan bir ton yazar var ya, mesela Pier Loti'yi anlatırlar.. 
Düşünüyorumda 20 sene oldu İstanbul'dayım, bir kez bile Pier Loti'de bir kahve söyleyip, İstanbul'un karşısına geçip kahvemi zevkle hüpürdetmedim. Hatta daha bu güne kadar hiç Eyüp sefalarında bir kayığın küreklerine asılıp bildiğim şarkıları boş vermiş bölük pörçük bile olsa, ardı ardına söylemedim. Hop ver elini Kilyos, cup suya ayyyy!! bugün hava ne hoş bee!! eydi, eğledi beni!! demişliğim bundan kimbilir kaç zaman önceydi. Yıldız Parkı'nda yaptığım yürüyüşlerin sayısı toplamda 1.

Ben bu güzel şehrin nimetlerinden yararlanma konsunda bu kadar tembel iken, İstanbul o kadar hızlı değişiyor, değiştiriliyor ki.. Ben sokaklara adımımı atamama ruhi haliyeti içindeyken, turistler ne çok bayılıyorlar bu şehre. eh en azından şimdilik diyelim ( ne oldum delisi olup,  sahip olduğun tüm değer ve güzellikleri yerde bulduğun ekmek gibi öpüp başına koyman gerekirken , biz yüzyıllık surların arasına kalebodur döşemeye devam ettikçe gerisini siz düşünün işte!)

Yanlız hani bazen bu yaşına kadar kimbilir kaç kez geçtiğin o ezbere bildiğin sokaklarda sanki bir yabancıymışsın gibi bir his gelir ya, anlık.Ne güzeldir o his!! Yepyenidir o sokak senin için, keşfedilmemiş. Veya sırf bu duyguyu yaşmak için baygın gözlerimi yerden kaldırıp, insanların kafa hizası üstünden biraz yukarı, binaların omzunu gökyüzüne dayadığı yere odaklayaıp İstiklal caddesi boyunca yürümek.. Oh işte be dünya varmış!