16 Mart 2013 Cumartesi
KORKULU RÜYALAR
KARA KARA GÖZLERİ VAR HEM YÜZÜNDE HEM KAFASININ ARDINDALAR..
Annesinin karnına düştüğü ilk an, yerinde hiç duramadan tırmandı, çıktı yukarılara, kıvrıldı yattı sırtının kamburunda. O anasının kamburunda, anasının gözleri kendi karnında dolu dolu tam 12 ay, söylemesi pek kolay. Doğum zamanı gelmişti de, çoktan gelip geçti, gitti. Kadıncağızın canı taşıdığı ağırlıktan bezmişti. Aylar oldu ne gözüne uyku girdi, ne sırtı bir yer görebildi. Evinin koridorlarında bir o yöne bir bu yöne gitti gitti, geldi geldi, gitti geldi, geldi gitti. Babasının kulakları hassas, içi çekildi ayak seslerinden, sinirleri bozuldu kadının pis kokulu nefesinden. Sonunda dayanamadı 12 ay sonra çekip çıkardı zorla onu anasının ağzının içinden.
Bebekler doğdukları ilk an ne ağlarlar ne ağlarlar bilseniz, ciyak ciyak. Çığırta çığırta bağırırlar doğmayı ben istemedim diye!! Bu sırf sizin marifetiniz!! Ne diye? Niye doğurdunuz beni? Hadi söyleyin NiyEEEEE? Uzun zaman susmadan ağlamaları aslında bu sebeple bu feryat bu figandır. İlk yaşam belirtisidir bu sesler, hayatın ilk saliseleri ilk sillesiyle beraber.
Bu bebekte gık yok, sallamışlar ses yok, vur tokatı kıçına, yok. Daha hızlı gir tekme tokat, vur duvara yok hiç ses yok! Bebek zaten bebek değil, kara koca gözleri, sessiz bir top et parçası sanki. Annesi babasıyla elbirliği etmiş, bir top patiska bulup silmişler üzerindeki kan lekelerini. Sonra iyice sarıp sarmalamışlar, tortop koridorun sonundaki merdivenden aşağı yuvarlamışlar. Annesi bir oh çekmiş, baba sakinleşmiş oğlunun tahta oyuncak arabasına ağaçtan tekerlek oymaya devam etmiş.
Kız şimdi 12 yaşında, bu yaşına geldi daha ona bir kez bile bir isimle seslenilmedi. Adı yok onun, canı var ama görünmez, çıkmaz odasından ne yaptığı pek bilinmez. Bu yaşına kadar hep yanlız kaldı, küf kokan, küs kokan bir oadada. Yalnızlıktan yattığı yerleri tırmaladı, beslenmek için nemli duvarları yaladı ama hiç ses çıkarmadı, hiç ağlamadı. Tırnakları simsiyah, her yeri toz ve toprak, dili pütürlü ve nemli üstünde yemyeşil yosunlar bitti. Tüm ailesi söz birliği etmiş sanki o yokmuş gibi davranıyorlar.
Annesi neden kızına bakmaz hiç anlaşılmaz.. sanki 12 ay onu sırtında taşıyan o değilmiş gibi ?! Her gün bir kez olsun elinde bir kapla iniyor bodrum katına, ayağını odaya basar basmaz, elindeki yemek kabını fırlatıyor duvara. Sonra koşa koşa çıkıyor üst kata, saatlerce oturuyor kafası avuçları arasında. Kimse içinden ne geçirir bilmiyor, belki de aklından bir zoru var? Belki de sessiz sessiz ağlıyor, göz yaşlarını içine akıtıyor?!
Erkek kardeş evin eli, bebeği, el bebeği, gül bebeği sanırsın ki bir şehzade, hep el üstünde. O ninilerle büyüdü, anasının ak, ılık sütü ile doyuruldu. Lise 2'ye gidiyordu ama okuldan kaçıp kaçıp hala annesini emmeye eve geliyordu. Babası ona elleriyle beşik yaptı elensin, belensin, büyüsün diye. Erkek kardeş olan bitenden habersiz, bilse bildiğini kıskançlığından zaten saklar köşe bucak hem de ölene kadar. Onun kız bir kardeşi yok gibi, bence bu sırf onun riyakarlığından.
Baba 5 vakit namazında hatta altı, yedi, on kılar. Dudakları pısırpısır, fısırfısır duada hep, hiç durmadan. Onunkisi dua mı ki inanmam.. bence gece gündüz sayıp, sövüyor. Kafasından çıkmayan bir takkesi var herhalde bir tek banyoda kafasından çıkarıyor. O banyoda yıkanırken etrafı dayanılmaz yağlı, pis bir koku sarıyor.
Kız 13 yaşına bastığı gün, evi saran bir acı çığlık kötü bir feryat yükseldi en alt kattan. Evdekilerin kulaklarını tırmaladı, sanki iç organlarını birbirine vura vura parçaladı. Kıvrım kıvrım büküldüler, betleri benizleri attı, mideleri ayağa kalktı. Şaşkınlıktan bir an göz göze geldi ev ahalisi, anlamsız baktılar birbirlerine. O an iki koca kara göz belirdi gözlerinin önünde, kızın o kara koca gözleri, kork-tu-laaar.
Hepsi ihtiyatlı bir bir yerlerinden kalkarak, evin bir ucundan diğer ucuna, ordan merdivenlerin başına, duvarlara tutuna tutuna, merdivenlerde sürüne sürüne bodrum katına doğru sıralandılar.
Nedir bu korkunun sebebi, ettiğimiz dualar, kestiğimiz kurbanlar... kızsa bizim kızımız, cansa bizden çıkmadı mı? Üstelik o erkeğin eğri kaburga kemiğinden vücut bulmadı mı? Bu içimizdeki korku neden? Bu ne ki şimdi?!! Söyleyecek laf çok olsa bile söyleyecek derman yoktu kimsede zaten herkes kendi içinde, kendiyle muhasebede..
Odanın kapısının önüne geldiklerinde bir süre hareketsiz kaldılar, içerden gelen tiz ses yüzünden kulaklarını tıkamak zorundaydılar. Sonra baba birden atıldı kapının kulpuna hiddetle. Açtı kapıyı şiddetle, attı adımını içeri. Ama aynı hızla iki adım hop geriye.
O da ne!!! Kız yüzüstü yerde tırnaklarını toprağa geçirmiş, bedenine kan yürümüş kıpkırmızı, yatıyor sereserpe.
Kafasının ardında da gözleri mi var ne?
Babasının gözleriyle göze göze gelince o gözler fal taşı gibi açıldılar! Çakmak çakmak parladılar, çıra gibi yandılar. O kara koca iki göz, dört olmuş çıra gibi, çakmak gibi.. O gözler dile gelmiş, kim bilir neler neler anlattılar.. Gözlerin sözü adamın bellini bükmüş, içi büzülmüş ama anlaşılmıyor korkudan mı, yoksa içinin burulmasından mı?
Anne attı adımını içeri ve olduğu yerde kalakaldı. Kızın bakışları çok anlamlı, sesi çıkmıyor sanki ama ya o koca gözler çığlık çığlığa. Ana yüreği dayanamadı kızın gözlerinden duyduklarına, hemen bayıldı oracıkta. Kardeş annenin eteklerine tutundu ama gördükleri onu çok korkuttu, sanki taş kesti ve nutku tutuldu.
Hiç biri hareket edemiyor şimdi!!
İşte o an feryat kesildi ve kızın gözlerinden ilk defa bir damla yaş geldi. Önce damla damla.. Kız ayağa kalkınca kovalarca sular çekildi gözlerinin derinlerinden yukarı ve evin içine boşaldı, odayı sular bastı. Sular sonra sel oldu ve bir girdaba dönüştü. Baba, anne ve kardeşin bedeni girdabın içine döndü, döndü, döndü ve bir süre sonra gözle görünmez oldular.
13 Mart 2013 Çarşamba
TURİST
Bundan 6 sene önceydi.. Zamansal olarak bu kadar belki ama aradan ne kadar çok geçtiğini düşünmek, kafasal olarak beni ezip geçti şu an. Her şey bir anı ve geride kaldı demek istemezdim ama bal gibi öyle işte! Tayland! beni tepeden tırnağa etkileyen seyahat! Şimdi her kış ayağımda parmak arası çıpıdık terliklerim yerine altı lastik, içi miflon botlarımın içinde konservede sardalya formatında parmaklarım. Oysaki bugün İstanbul'un güneşli ve sıcak görünüp, güneşin ardında saklanmış o Mart soğunun dışarıda kalan yerlerimi bıçaklaması yerine, oraların sıcağında ter içinde şeker gibi erimeyi ne çok isterdim.
Hava şimdi güneşli ve soğuk evet ama yaz geldiğinde de yapışkan ve boğucu olacak aslında. Peki ya Asya'nın güneş altında şemsiyelerle dolaştıran tropik sıcağına varım da, neden İstanbul'un insanın boğazına nemli saç yumağı tıkamış, çırpındıkça terleten boğuculuğuna kötü kötü söyleyecek bir araba dolusu lafım var??
Bangkok'un öldürücü sıcağında ağzı mutluluktan bir karış açık, AC soğuğu hiç sevemediği halde, dükkanlara sanki bir şey almaya gelmiş gibi yalandan serinlemeye girip çıkan ben. İstanbul şehrimin göbeğinde sıcaktan ruhumu teslim noktasına geldiğim halde, bir püfürdeyen vapura atlayıp da, adada kendini denize atmaya zorsunmalarım neyin nesi?! Düşündüm, taşındım ve anladım ki:
Bu MEMLEKETİNDE TURİST OLABİLME ve OLAMAMA HALİ!! ile ilgli
Memleketinde turist olmayı bileceksin arkadaş yoksa hayatın tadını çıkarmak şöyle dursun doğduğun yere yabancılaşıyorsun! Her şey gözüne batıyor, aldığın tatlar zaten kekrimsi..
Hani şöyle azıcık kitap karıştırınca, İstanbul'u gelip gezmiş eli kalem tutan gördüklerini seyahatnamelerinde anlattan bir ton yazar var ya, mesela Pier Loti'yi anlatırlar..
Düşünüyorumda 20 sene oldu İstanbul'dayım, bir kez bile Pier Loti'de bir kahve söyleyip, İstanbul'un karşısına geçip kahvemi zevkle hüpürdetmedim. Hatta daha bu güne kadar hiç Eyüp sefalarında bir kayığın küreklerine asılıp bildiğim şarkıları boş vermiş bölük pörçük bile olsa, ardı ardına söylemedim. Hop ver elini Kilyos, cup suya ayyyy!! bugün hava ne hoş bee!! eydi, eğledi beni!! demişliğim bundan kimbilir kaç zaman önceydi. Yıldız Parkı'nda yaptığım yürüyüşlerin sayısı toplamda 1.
Ben bu güzel şehrin nimetlerinden yararlanma konsunda bu kadar tembel iken, İstanbul o kadar hızlı değişiyor, değiştiriliyor ki.. Ben sokaklara adımımı atamama ruhi haliyeti içindeyken, turistler ne çok bayılıyorlar bu şehre. eh en azından şimdilik diyelim ( ne oldum delisi olup, sahip olduğun tüm değer ve güzellikleri yerde bulduğun ekmek gibi öpüp başına koyman gerekirken , biz yüzyıllık surların arasına kalebodur döşemeye devam ettikçe gerisini siz düşünün işte!)
Yanlız hani bazen bu yaşına kadar kimbilir kaç kez geçtiğin o ezbere bildiğin sokaklarda sanki bir yabancıymışsın gibi bir his gelir ya, anlık.Ne güzeldir o his!! Yepyenidir o sokak senin için, keşfedilmemiş. Veya sırf bu duyguyu yaşmak için baygın gözlerimi yerden kaldırıp, insanların kafa hizası üstünden biraz yukarı, binaların omzunu gökyüzüne dayadığı yere odaklayaıp İstiklal caddesi boyunca yürümek.. Oh işte be dünya varmış!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
